12 Kasım 2016 Cumartesi

Tatlım çok sığsın.

Üç yaşındaki çocuğun kelime dağarcığına dahi hakim olmadığınız bir dilin konuşulduğu bir ülkede yaşıyorsanız; baş etmeniz gereken en büyük problem görüntüde "ekonomik varlığın nasıl sürdürüleceği sorusuna yanıt bulamamak" olmakla birlikte, daha önemli problem (bana kalırsa) "kendini gereği gibi ifade edememek" probleminin çözümsüz kalmasıdır. Gerçi aynı problemi çok iyi bildiğinizi düşündüğünüz bir başka dilde de yaşayabilirsiniz, çünkü derinlik bambaşka bir şey.

Türkiye'ye olağan bir Türk'e kıyasen öyle fazladan bir sempatim yok, olsa ardıma bakmadan bırakıp gitmezdim zaten. Bakıyorum gerçi arada, yalan yok, ama bu başka bir konu. Neyse. Türkçe'ye ise fazladan bir sempatim var, başka bir ülkede yaşadığım süre zarfında her Allah'ın günü bir kat daha büyüyen bir sempati üstelik. Anadil herkesin sempatisi elbette ama bir an oluyor ki düşünüyorum; anlatmak istediğim şeyi bizim kültürde büyümemiş, 90ların başında o topraklarda çocuk olmamış, müziğimizi dinlememiş, el alemin para birimi karşısında kendi para biriminin hiçbir zaman bir halta yaramadığı ve dahi yaramayacak da olmasına kederlenmemiş, kendini ulusal veya uluslar arası düzlemde hep iki yaka arası bir tür arafta ve birilerine tâbi hissetmemiş, dahası günlük hayatının çoğunu da "mahalleli ne der?" diye düşünmekten hiç kendisi olamıyor gibi hissederek geçirmemiş birinin olaylar karşısında hissettiğimiz şeyi anlaması mümkün olmadığı gibi, böyle birine böyle şeyleri anlatabilmek da imkansız. Anlatacak çok taşaklı hikayelerim oluyor da telaffuz edince "Ali ata bak!" gibi çıkar diye korktuğumdan içimde tutuyorum bazen. Sonra da kendimi lise mezunu, sığ, vasıfsız bir insanmışım gibi hissediyorum.

Benim gibi konuşabilenlere ve geçirilebilecek kaliteli zaman dilimine özlemim giderek artıyor böyle durumlarda. Bir yeni İstanbul ziyaretime kalan günlerimi sayarken hasretim körükleniyor diyedir belki, bilemiyorum. En derinimdekine bile en derinimi anlatamıyor olmak koyuyor yine de bazen. Gerçi o da benim hakkımda öyle düşünüyordur muhtemelen, bunun için birbirimizi suçlayamayız diye düşünüyorum. Sonra da başkalarının okyanusundaki derinine imrenirken, kendi boyumu aşmayacak sularımda yüzmeye devam ediyorum. . . .

Sabah sabah ortalığa bunca limon sıkmaya ne lüzum vardı oysa değil mi? Bugün kar bile yağmıyor üstelik. İnanmazsınız, neredeyse güneşli. Hak mı verirsiniz yoksa "geldi gene evin delisi" mi dersiniz bilemiyorum yani ama siz yine de şunu bir dinleyin. Pişman olursanız "en kötü günün de böyle olsun b'olum" deyin, açın bir daha dinleyin.


27 Ağustos 2016 Cumartesi

"Meslek sahibi insan"

Galiba yanlış meslek seçtim ben. 25 yılım heba oldu, şimdi elimdeki baltanın sapını sökmekle uğraşıyorum ama başka hangi baltaya sap olabileceğimi de bilmiyorum.

Eğitim sistemimiz çok rastgele bir at yarışı, belki her şey bundan oluyor bilmiyorum. bize hep maksimum 3er 4er yıllık hayaller verdiler. Daha önce de bahsetmiştim bundan gerçi; Anadolu lisesini kazanınca her şey cillop, üniversite sınavını kazan sonra ne zaman olsa biter, diplomayı al iş bulmak kolay, plazada işe girersen hayatın kurtuldu zaten... vsvs fazlası var azı yok. Hep böyle kandırıldık, veya en azından ben öyle kandırıldım. Cübbe giymek çok fiyakalı diye, annem de vaktiyle çok istedi ama kazanamadı diye, ilaveten eşit ağırlık bölümünde okuyup da girebileceğin en yüksek bölüm o ve puanım en yükseğe de yetiyormuş diye, dersane hocalarımın da teşviğiyle ülkenin en iyi okullarından birinde hukuk fakültesine girdim. Hiç ilgim yoktu demiyorum, hiçbir şey olmasa genel kültür açısından çok faydalı şeyler öğrendim, havalı title sahibi de oldum (Gerçi hayatımda hiçbir zaman kendimi merhaba ben avukat kendini bilmez diye tanıtacak kadar yavşak olmadım. Kendini tanıtırken sorulmadığı halde adından önce mesleğini söyleyenlere oldum olası kılım ayrıca ama bunu başka bir yazıda söylerim..), ama mutlu olamadım.

Yaz tatillerimi aylaklıkla geçirdim  evet, çünkü staj denilen şey okuldan sonra yapılır diye düşündüm, fakat geri kalan herkes öğrenciyken çalıştığı için piyasaya giriş eşiği yükseliyor. Neyse ki iyi İngilizcem vardı, okul bitti, İngilizcem sağ olsun havalı bir şirkette plaza stajyer avukatı olarak işe başladım. Plaza kısmına vurgu yapıyorum evet çünkü insanlar "oo plaza avukatı" şeklinde yarı iltifat yarı kıskanma içerecek şekilde hitapta bulunmaya başlamıştı. Şirket güzeldi, insanlar da fena değildi ama ben fena sıkılıyordum. Tüketici hakem heyetinden de sözleşme tadillerinden de bıkmıştım. O sırada yüksek lisans yaparsam belki daha seveceğim bir yerde çalışabilirim diye düşündüm. Avrupa Birliği hukuku yüksek lisansına başladım. Niye AB hukuku? Birincisi kimse AB'yi sallamadığı için ve bölüm İngilizce de olduğu için başvuru çok azdı, okul bitirme notum veya ales puanım yüksek olmasa da elimi kolumu sallayarak girdim. İkincisi de okulda herkes "ben deniz hukuku yapıcam!", "ben gümrük ve ticaret bakanlığında çalışıp voleyi vurucam!" diye bol keseden geçinirken ben de kendimce yurtdışı ve yabancı dil ilgim yüzünden kendimi internasyonel kulvarda daha iyi idare edebileceğim fikrine kapılmıştım. Lakin takdir edersiniz ki Türkiye şartlarında AB hukuku yüksek lisansı yapmanın at gözlüklü hukuk sektöründe heykeltıraşlık masterı yapmaktan çok da farkı yok.

Neyse masterın ders senesi bitti, millet kariyer yapıyor ben bir halt bilmiyorum, piyasaya uzak kalmayalım tez bir ara yazılır dedim, girdim bir hukuk bürosuna avukatlığa başladım. Patron iş öğretmesine öğretiyor ama uyuzun teki. 3 kuruş para verip günde en az 10 saat çalıştırıyor. Benim evim de şehre uzak, İstanbul'un trafiği zaten hepimizin malumu.. Minimum 10 saat çalışma, 2şer saatten 4 saat de yol, bana kalıyor taş çatlasın 10 saat. Uyur musun, tv mi izlersin, yemek mi yersin, duş mu alırsın sana kalmış. Haftada en az 2 şehir dışı duruşmasına katılmak da cabası. Yaşamak için çalışmak yerine çalışmak için yaşamaya başlamıştım. Günüm mesai sonunu, haftam hafta sonunu, yılım izin vaktini düşünmekle geçiyordu. "Bütün bir hayatım böyle mi olacak yani?" sorusunu düşündükçe boğulacak gibi oluyordum. Sonra bu sırada bizim üniversitenin Erasmus ilanını gördüm. fırsat bu fırsat diyip başvurdum, çok uğraştım ama sonunda amaca da ulaştım ve tezimi yazmak için bir yıllığına Erasmus programıyla Almanya'ya gitmeye hak kazandım.

Maymun iştahı gibi geliyor böyle anlatınca tabi. İşe başla, sıkıl okula başla, parasızlıktan dem vur işe dön, yine sıkıl okula dön.. Anlatınca komik gelir belki ama yaşaması çok sıkıntı çünkü hiçbir yerde tutunamıyorum sanki.

Neyse sonra Almanya'ya geldim. Burada hayat çok farklı. Çok daha düzenli, insanlar birbirine saygılı, art niyet yoka yakın (olanlara verdiğim oran da almancı türkler yüzünden), doğası güzel, fiyatlar ucuz, harika yani. Ama maalesef Almanca bilmeyenin iş bulması çok zor. İlk dönem aylaklık ettim. Çok da etmedim gerçi, üniversitenin Birleşmiş Milletler ile alakalı konferanslarına katıldım, sonra beni Amerika grubuna seçtiler, Birleşmiş Milletler'in New York merkezindeki konferansa katılımcı oldum, üstüne bir de 1000 küsür euro para verdiler.

Birleşmiş Milletler genel merkezindeki kapanış konuşmasında (sanırım) eski genel sekreter konuşma yaptı, "Tek bir insan dünyadaki tüm sorunları çözemez ama herkes işin ucundan tutarsa tüm sorunlar çözülür" dedi. Fazla idealizeydi belki ama çok etkilendim, içimde daha önce duymadığım tür bir heyecan duydum, her şeyi bırakıp büyükelçiliğe filan mı kassam dedim ama vatandaşlığım Türk, Türkiye ile ayaktan bağlı bir şey yapmak istemediğime de karar vermişim Almanya'daki yaşantım sırasında, büyükelçi tanıdık torpilim de yok zaten, el mahkum vazgeçtim.

Döndüm Almanya'ya. ilk dönemi Almanya, Fransa, Hollanda, Belçika ve Amerika gezmekle harcamışım, ikinci dönem olmuş tek sayfa yazmamışım, annemler habire "ne oldu senin tez işi?" diye sorup duruyor, başka işim de yok, madem tezimi yazayım dedim. Fakat sıkıcı. Ne yaparsan yap, çok sıkıcı.

Erasmus senem bitiyor, burada parasızlığı bir kenara koyarsak güzel bir hayatım var. Harika bir sevgilim var mesela, Türklerin hiçbirinde görmediğim kadar dürüst, ahlaklı, anlayışlı, içten, sevecen, sahiplenici, hepsinden öte hakkını vere vere "iyi insan" bir adam. 25 yıllık hayatımda hiç sevmediğim/sevilmediğim kadar çok seviyorum/seviliyorum. Para her yerde bulunur da huzur zor diye düşündüm. Bunca şeyi geride bırakıp Türkiye'ye dönmek istemiyorum diye burada ikinci bir mastera başvurup kabul aldım. çalışma iznim çok sınırlı, Almancam yeterli seviyede değil diye burslara başvuramıyorum, 25 yaşına gelmişim euro 3.3 iken emekli maaşıyla geçinen ailemden her ay 600 euro para istiyorum, instagram dönem arkadaşlarımın harika tatilleri, işleri, eşleri ile dolup taşmış, ben de kütüphanede otomattan aldığım kahveyi içip "Bu tez biter mi acaba, ele güne rezil olmasak bari..." diye düşünüyorum.

Falanca tanıdığın kızı avukatlık yapıyormuş, ona fikir sordum, garsonluk bir süre yapılır eyvallah da ben daha profesyonel bir şeyler de yapmak istiyorum dedim, "Türkiye'de aldığın hukuk eğitimi burada işe yaramaz, Türkiye'nin geleceği de belirsiz tabi 2 yıla çıkar mı bilmem, tabi seni de anlıyorum, sen bir yerde rastgele bir işe girip 1 yıl çalışmaya bak o zaman oturum müsaadesi alırsın" diyor dalga geçer gibi. Almanca yoka yakın, iş yok, burs yok, para yok, mesleki vizyon yok, moraller bozuluyor tabi.

Bilmiyorum yani.. Hukuk okuduğum güne lanet olsun. Okuduğun ülke dışında bir ülkede hiçbir işe yaramıyor, diplomamı çöpe atmışım, üstüne benzin döküp yakmışım sanki, hiçbir farkı yok. Hukuktan zevk almıyorum ama hukuk dışında bir şey de bilmiyorum. Başka ne yapabilirim fikrim yok. Hala New York'taki o konuşma aklımda, insanlığa faydalı bir şeyler yapmak fikri beni her şeyden fazla heyecanlandırmıştı o gün. Birleşmiş Milletler de riyakar gerçi. Dünyanın en pahalı şehirlerinde staj öneriyor, stajlarında olağanüstü cv istiyor ve stajyere 5 kuruş para vermeye yanaşmıyor. Sonra "herkes ucundan tutarsa dünya güzelleşir" tatavası.. Ben yine de mutlu olmuştum o gün. Bir şeylerin ucundan ben de tutabilirim galiba demiştim. NGO'lara başvuracağım sanırım. Beleşe staj filan yapmam gerekecek belki bir süre ama belki sonra, en sonunda zevk alabileceğim, sabahları lanet olsun bu hayata demeyeceğim, belki sevine sevine bile gidebileceğim bir işe sahip olabilirim. Çok parada gözüm yok ama birilerine dayanmak zorunda kalmadan yaşayabileyim, yaptığım mesleği sevebileyim istiyorum. O şey hukuk değil, o şey avukatlık değil, ne olduğunu henüz ben de bilmiyorum ve bu beni çok yoruyor ama iyi insan olup üstüne bir de para kazanma fikri o gün beni her şeyden çok cezbetmişti. sanırım bunu yapmam gerek...

Alın bir de size bonusum günün şarkısı;





Moralimi bozuk görünce sevdiceğim önerdi, kendini güçsüz hissettiğinde lean on me dedi, birilerine yaslanmak zorunda kalmamak en ideali tabii ki ama yaslanmak zorunda kalırsanız da yaslanabileceğiniz birilerinin olması gerçekten iyi geliyor.. çüz!

2 Ağustos 2016 Salı

Fazla ovmalık lambası olan varsa paslasın, taze çıkmış 3 dileğim var. . .

Selam sana dünyalı, bu yazıyı okuyorsan bugün de yaşıyorsun demektir, derin bir nefes al ve düşün mesela, ne mutlu sana!..................... <3 <3 <3

--spoiler allert!!--
Yakın dönemde gerçekleşen kısa vade hayat ideallerimin gazıyla ideallerimi evrene daha berrakça ifade etmeye giriştim. Bunun sonucunda işbu yazı evrenle benim aramda bir köprü niteliğinde olup, "bize ne yani bu densizin idealar dünyasından" diyen yahut diyebilecek olanları şimdiden sakince ekranın sağ üst köşesinde bulunan çarpı (x) işaretine basmaya yönlendiriyorum. Açık açık spoiler da verdim, sonra pişkin pişkin "nerden geldim ben buraya?" demeyin.
--spoiler bitti--

Öhöm, öhöm! Anlamayanlar için altyazı geçmem gerekirse, hali hazırda olumlu düşünme ve evrene pozitif mesaj verme çalışması içindeyim. Dünyalı nesildaşlarıma ilk mesajım gerçekçi göründü mü bilemiyorum, havaya girme prosesimiz devam edecek, bu işte yeniyim!

"Olumlu düşün olumlu olsun", "Senin çakraların mı kapanmış acaba?", efendime söyleyeyim "Peki ama reikiden ne haber?" gibisinden söylemlere bu ara biraz kulak kabartayım dedim ama sizin de bildiğiniz yahut bilmeyip de tahmin ettiğiniz veya belki de çakralarınız kapalı olduğundan(!) algı alanınıza henüz dahil edemediğiniz üzere, biraz kolaycı da bir insanım ben. Kırk günlük iki posta nefes egzersizleri, yoga kurslarına başlamak, çakra açılışlarındaki şok etkisiyle oluşabilecek bilumum mental tahribatlara göğüs germek vesaire şeyler derken tıpkı sizin gibi ben de (algı dünyam son derece açık olduğundan ötürü sizin aksinize ben, sizi hissedebiliyorum, ni-ha-ha!) bunca şeyi yapıp deneyimlemek şöyle dursun, daha okurken yoruldum. Biraz deli saçması da geldi galiba bilemiyorum ama geride kalan yirmi beş yıldır değişmeyen kolaycılığımla angarya tarafları komple bir kenara bırakıp, işi en basit tarafından ele alarak "ne düşerse kar" mantalitesiyle, kalbim kadar temiz bu sayfaya kalbimin temizliğini yansıtır bir dilekçe yazmakta bir beis olmadığına karar verdim. Zira yukarıda da belirttiğim üzere, geçen gün bir hevesle maddeler halinde sıralayıp çekmecenin tekine tıkıştırdığım hayat ideallerimin birinci maddesi gerçekleşmiş, ikincisinde de epeyce yol kat etmiş bulunuyorum. İnsan ister istemez spritüal bir şevke geliyor.

Neyse ne diyorum, idealler. Size gerçekleşen idealimle alakalı kendimce müjde, sizin için ise üzücü bir haber verecek olursam; daha uzun süre yurtdışında kalacağa benziyorum zira yöre sakinleri arasındaki akademik çevrenin ilgisini çekmeyi başardım. Bir süre daha maalesef benden fiziken mahrum kalacaksınız yani. Sizin adınıza gayet bedbaht olmamla birlikte, kendi adıma saadet içinde olmamı da mazur göreceğinizi umuyorum. Öte yandan durmak yok yola devam da demek lazım.



Sevgili evren;

1) Günümüz Türkiye'sinde mütemadiyen yükselen Euro kuru ile yurtdışında kendi yağıyla kavrulan bir öğrenci olabilmek şüphesiz bildiğin üzere her geçen gün daha bir zorlaşıyor. Güzide ekonomimize yakın dönemde bir stabilizasyon vadedemediğin varsayımıyla bari bana bir burs, bir iş, efendim bir staj, kısa vadede olmasa da dayanılabilir vadede ekonomik gelecek vadedebilen bir sosyal sorumluluk projesi falan kapısı ayarlasan diyorum. "Dünya barışı"na göre çok daha makul, mütevazı ve bir o kadar mümkün de bir talep, gereğini arz ve başıma bir şey gelmeyecekse talep ediyorum? Pliiz? Bitte? Yap bi' güzellik? :-*

2) Kendimi çok bilmiş göstermek istemiyorum ama şu canına yandığımın ülkesinde hem miyop hem astigmatım olmasına rağmen çıplak gözle dahi görebildiğim, taş çatlasın "Acun ağğbey biz dooççlanttan geliyoz, Şututgart!" seviyesinde IQ ve genel kültür sahibi insanların, her ne kadar artikel konusunda fiyasko olsalar da genel bağlamda, bilhassa bana kıyasen, sular seller gibi Almanca konuşabilmesine karşılık; benim mükemmeliyetçi gramatik endişeler neticesinde hala "ehem ehem, ich hätte ... (hasiktir hatte miydi yoksa lan? yok yok o geçmiş zamandı, hätte rica şeysi, tamam sakin), gerne (gerne bir pleasure belirtisi, kibarlık için lazım, odun gibi görünmek istemiyorsan gerneyi unutma evet, aferin, harikasın kızım!) ... einen (bi' dakka şimdi akkusativ mi bu acaba yoksa dativ mi? ben istiyor bir şey, soru kelimesi 'ne', tamam o zaman akkusativ, e peki artikel kesin 'der' miydi? 'der' daha kulağa yatkın sanki, neyse söyledin artık bozma, aynen devam!) ... schwarzen (unbestimmter artikelden sonraki sıfatta akkusativ in ekini koyuyor muyduk? koyuyorduk herhalde böyle daha doğru sanki? söyledin artık zaten 22 saat oldu cümleye başlayalı, garson yaşlanmadan bitirmem lazım, el insaf!) ...  Tee... (burada cümleyi bitirirken bir şey daha demek lazımdı ama ne diyorduk? heh hatırladım!) ... BITTE (nihayet bir tam cümle kurdum, Allah sana çok şükür!)" levelinde olmam nasıl içimi parçalıyor bilemezsiniz. Dikkat ettiyseniz takriben 15 dakika sonunda kurmayı başardığım cümle yalnızca alelade bir garsondan bir adet siyah çay istemek (Ich hätte gerne einen schwarzen Tee, bitte). Hemen hemen her şeyi anlıyor olmam ve fakat bahsi geçen gramatik kaygılardan dolayı bir cümlenin belini doğrultana kadar geçen sürede diğer herkesin devesini hendeklerden atlatıp akabinde kalan vaktiyle 100 metre koşusuna çıkarıyor olması, insan içinde ciddi algı problemleri yaşayan bir idiot gibi görünmeme sebep oluyor. Bundan sebeptir ki evrenden ikinci arzum, şu kulak dolgunluğu olayına adaptasyon sürecime hız kazandırması. Türkiye'den getirdiğim diplomamın burada hemen hemen hiçbir işe yaramamasını kısmen sindirdim gibi ama naçizane kendimi iyi bulduğum dil bilgim ve kelime dağarcığımı da neredeyse hiçbir şekilde kullanamıyor olmanın acısını sindiremediğim gibi, sindirebileceğimi de zannetmiyorum. Sistem acımı duyduysa bu konuda da gelişme bekliyorum. Yine de beklerken nefesimi tutmuyorum tabi, hayırlısı. Her şeyin başı sağlık.

3) Aç gözlülük olmayacaksa bir de sevdiceğimle sürdürmekte olduğumuz gayet seviyeli birlikteliğimizi ("seviyeli birliktelik" tanımından şahsen hiçbir şey çıkaramıyorum ama iyi giden bir birlikteliği tarif etmek için muhakkak kullanılan bir tabir olduğundan ötürü ben de toplumun ihtiyaçlarını karşılamak kaygısıyla kullanma gereği duydum. Ne anlama geliyor inanın ki bilmiyorum. Bence kimse de bilmiyor ama neyse çok da önemli değil zaten.) bir üst seviyeye (madem seviyeli ilişki, en azından bir üst kademesi de olduğu varsayımıyla) çıkarabilmeyi temenni ediyorum. Sevdiceğimin Türk sempatizanı olmamakla birlikte anti-sempatizanı da olmadığını düşündüğüm sevgili annesinin ortam yumuşatır türlü çabalarına rağmen, gözle görülür şekilde Türk anti-sempatizanı olan sevgili babası ile yeri geldikçe üstü kapalı şekilde sürmekte olan zıtlaşmalarımızın Türk siyasetindeki her zamankinden de belirsiz gidişata rağmen, belki bir çeşit anlayışlılık veya belki de artık konu ile muhatap dahi olmama arzusu neticesinde nispeten durgunlaştığı şu sürecin giderek daha iyiye doğru ivme kazanmasını diliyor; ilaveten siyasi gündemimizin rahatladığı (umut ediyoruz ki pek yakın gelecekte) bir günde çok sevgili müstakbel kayın valide ve kayın pederimi kazasız belasız güzide vatanımızda (bilhassa kısmen daha olaysız ve keyfe keder geçen tatil yörelerimizde) ağırlayıp, Almanlara kıyasen o kadar da uzaylı bir ırk olmadığımız fikrine alıştırabilmeyi temenni ediyorum. Bu sayede seviyeli ilişkimize seviyesizlik gölgesi düşmesi endişesi olmadan bir üst seviyeye gönül rahatıyla çıkabileceğimiz kanaatindeyim. Medeni hukuk kapsamına giren level atlamaları şimdilik ucu açık bırakmamla birlikte şayet evren bu yönde ilerlememizi salık verirse de neden olmasın diyorum, impossible da nothing yani en nihayet, diğğmi? Bu konuya da genel olarak bir el atacak olursa evrene şüphesiz ki sonsuza dek minnettar kalıciiim.

Hepi topu 3 adet talepte bulunuyorum. Bence gayet mütevazı ve tutarlıyım.
  • Bu yazıyı okudunuz ve "ben bunu neden okudum ki şimdi" diyorsanız, sizi baştaki spoiler allert kısmını yeniden okumaya davet ediyorum, yeterli uyarıyı yapmıştım.
  • Okudunuz ve "heheh güldük valla" dediyseniz trajedimle dalga geçtiniz demektir, yazıklar olsun, duygusuzlar sizi...
  • Okudunuz ve "makul" dediyseniz tebrik ediyorum, evren genel izleyicilerden gelen bu artı puanı da bir kenara yazıp gayet samimi, anlaşılır, imkan dahilinde ve de tok gözlü taleplerimi daha kısa vadede gerçekleştirecektir diye umuyorum. (Bakın "gerçekleştirir mi acaba" kısmından şüphemiz yok, olsa olsa vade konusunda şüpheliyiz, evrenle aramız iyi zira, kendisi resmen bi'tanesi <3 )
  • Ve tabii okumadıysanız, zaten bu kısmı da okumuyorsunuzdur, o yüzden size bir lafım yok.
Velhasıl her şey gönlümüzce olsun tabii ki mein liebes Publikum! Fakat eser sahibi olduğumdan, yazım dahilindeki iyi dilek ve temennilerimde kendime imtiyaz tanıma hakkımı da şimdiye dek saklı tutuyordum, an itibariyle ifşa ediyorum. Bu kadar ayrıcalığı da mazur görmeyecekseniz neyi mazur göreceksiniz allaseniz? Bakın size ayaküstü kafiye de yapıyorum, hadi gene iyisiniz! Heheh! Heh!

Neyse yine çok yazdım evet, hadi öyleyse Auf Wiedersehen'iniz! :-*

8 Mayıs 2016 Pazar

Gitsem gidemem, kalsam kalamam, seçsem seçemem, şaştım bu işe!

Gelirken orayı bırakıyorum diye, giderken de burayı bırakıyorum diye hüzünleniyorum. Her kafadan ayrı ses çıkıyor, bir hal çare danıştığım insan sayısı arttıkça kafamda taşlar oturacağı yerde daha beter saçılıyor. Bundan sonrası hep böyle olacak sanırım. Her ikisini de uzakken kemiklerime kadar özleyip, vardığım zaman da beni diğerinden alıkoyduğu için bir o kadar nefret edeceğim. Seçeneklere sahip olmak güzel elbette, nankörlüktür belki bu ettiğim ama gözüm de her daim midemden daha açtır benim. Her şey dahil otele gidip açık büfede iskenderden ıstakoza kadar her şeyi aynı tabağa doldurup sonrasında hiçbirinin ne tadını ne de keyfini alan tiplerdenim ben. Her seferinde sonunu bilsem de dolduruyorum tabağa ne varsa. Hayatı da öyle yaşamaya çalışıyorum sanırım, ondan mı oluyor bunca karmaşa bilemiyorum.. Benim de kusurum bu belki. "Aslen doğa harikasıyım ama tek kusurum da bu işte, idare ediverin" dermişim gibi oldu. Belki de öyleyimdir ama canım. Tevazuumu koruyacağım diye kendimi azımsayacak da değilim.. :)

Sihirli bir tür değnek bekliyorum galiba bir de. (Kusurum birdi iki oldu, hadi bunu da idare edin.) X şey olursa hayatım düzene girecek, dert tasa tümüyle bitecek falan gibi uçuk fantezilerim var. Yıllardır bu böyle oldu. Bu telkinleri daha çocukluktan kafamıza yerleştiriyorlar sanırım.

- Anadolu lisesini kazan tamamsın!
- Üniversiteye bir gir de sonra ne zaman biterse biter..
- Plaza avukatı olsan senden iyisi yok!
- Bizim memlekette hak hukuk kalmadı tabi ama bir Avrupa'ya bir kapak atsan sonra ister dönerci ol ister çiğ köfteci!
- Hele bir zengin kocayı bul, Allah şahidim ki senden iyisi Şam'da kayısı!

Hadi çocukken bunlara saflıktan inanıyoruz, ergenlikte de ergenlik diye belki ama yetişkinken nasıl inanıyoruz bilemiyorum. DNA öyle şekilleniyor da sonra istesek de sistemden atamıyoruz galiba. İnsana anti virüs de yükleyemiyorsun, sonra uğraş dur.. Hiç akıllanmadım, bu saatten sonra da iflah olmayı pek beklemiyorum. Objektif olmak hayatın gereği ama kolaycılık da damarlarımda akan asil kanda mevcut. Türküm, doğruyum(?), çalışkanım(?). (Soru işaretli tanımlamalardan tek su götürmeyeni ilki ama keşke o şaibeli olaydı da diğerleri kesin olaydı. Neyse bir bildiği vardır herhalde, Allah'ın işine sual olmaz.)

Hayat hiçbir zaman tam olarak düzene girmiyor galiba. Gerçi her şey birden bire tümüyle yoluna girecek olsa belki o zaman da tekdüzelikten şikayet ederdik. Akışına bırakıyorum öyleyse diyorum, "Sanki başkaca bir yolun var.." diyip dalga  geçiyor beynimin bir tarafı. "Savaşmıyorum işte!" diye itiraz ediyor sonra diğer taraf. Bir seçim yaptıysam geriye dönmeyeceğim, düşünmeyeceğim. En zoru o seçimdir çünkü. Bir kez başardıysan ardına bakmamalı, baktıkça ardında bırakmak için bunca vakit çırpındıkların kazanacak çünkü. İzin mi vereceksin? Hayır.

Aslen benden güzel yaşam koçu olurmuş da kendi kendime verebileceğim tek koç, kurbanda kesilecek olan koç ama ona da param yetmiyor. Ben de kendime havuç kesiyorum. Faydası çok zararı yok, aklınızda olsun, kıps!