Eğitim sistemimiz çok rastgele bir at yarışı, belki her şey bundan oluyor bilmiyorum. bize hep maksimum 3er 4er yıllık hayaller verdiler. Daha önce de bahsetmiştim bundan gerçi; Anadolu lisesini kazanınca her şey cillop, üniversite sınavını kazan sonra ne zaman olsa biter, diplomayı al iş bulmak kolay, plazada işe girersen hayatın kurtuldu zaten... vsvs fazlası var azı yok. Hep böyle kandırıldık, veya en azından ben öyle kandırıldım. Cübbe giymek çok fiyakalı diye, annem de vaktiyle çok istedi ama kazanamadı diye, ilaveten eşit ağırlık bölümünde okuyup da girebileceğin en yüksek bölüm o ve puanım en yükseğe de yetiyormuş diye, dersane hocalarımın da teşviğiyle ülkenin en iyi okullarından birinde hukuk fakültesine girdim. Hiç ilgim yoktu demiyorum, hiçbir şey olmasa genel kültür açısından çok faydalı şeyler öğrendim, havalı title sahibi de oldum (Gerçi hayatımda hiçbir zaman kendimi merhaba ben avukat kendini bilmez diye tanıtacak kadar yavşak olmadım. Kendini tanıtırken sorulmadığı halde adından önce mesleğini söyleyenlere oldum olası kılım ayrıca ama bunu başka bir yazıda söylerim..), ama mutlu olamadım.
Yaz tatillerimi aylaklıkla geçirdim evet, çünkü staj denilen şey okuldan sonra yapılır diye düşündüm, fakat geri kalan herkes öğrenciyken çalıştığı için piyasaya giriş eşiği yükseliyor. Neyse ki iyi İngilizcem vardı, okul bitti, İngilizcem sağ olsun havalı bir şirkette plaza stajyer avukatı olarak işe başladım. Plaza kısmına vurgu yapıyorum evet çünkü insanlar "oo plaza avukatı" şeklinde yarı iltifat yarı kıskanma içerecek şekilde hitapta bulunmaya başlamıştı. Şirket güzeldi, insanlar da fena değildi ama ben fena sıkılıyordum. Tüketici hakem heyetinden de sözleşme tadillerinden de bıkmıştım. O sırada yüksek lisans yaparsam belki daha seveceğim bir yerde çalışabilirim diye düşündüm. Avrupa Birliği hukuku yüksek lisansına başladım. Niye AB hukuku? Birincisi kimse AB'yi sallamadığı için ve bölüm İngilizce de olduğu için başvuru çok azdı, okul bitirme notum veya ales puanım yüksek olmasa da elimi kolumu sallayarak girdim. İkincisi de okulda herkes "ben deniz hukuku yapıcam!", "ben gümrük ve ticaret bakanlığında çalışıp voleyi vurucam!" diye bol keseden geçinirken ben de kendimce yurtdışı ve yabancı dil ilgim yüzünden kendimi internasyonel kulvarda daha iyi idare edebileceğim fikrine kapılmıştım. Lakin takdir edersiniz ki Türkiye şartlarında AB hukuku yüksek lisansı yapmanın at gözlüklü hukuk sektöründe heykeltıraşlık masterı yapmaktan çok da farkı yok.
Neyse masterın ders senesi bitti, millet kariyer yapıyor ben bir halt bilmiyorum, piyasaya uzak kalmayalım tez bir ara yazılır dedim, girdim bir hukuk bürosuna avukatlığa başladım. Patron iş öğretmesine öğretiyor ama uyuzun teki. 3 kuruş para verip günde en az 10 saat çalıştırıyor. Benim evim de şehre uzak, İstanbul'un trafiği zaten hepimizin malumu.. Minimum 10 saat çalışma, 2şer saatten 4 saat de yol, bana kalıyor taş çatlasın 10 saat. Uyur musun, tv mi izlersin, yemek mi yersin, duş mu alırsın sana kalmış. Haftada en az 2 şehir dışı duruşmasına katılmak da cabası. Yaşamak için çalışmak yerine çalışmak için yaşamaya başlamıştım. Günüm mesai sonunu, haftam hafta sonunu, yılım izin vaktini düşünmekle geçiyordu. "Bütün bir hayatım böyle mi olacak yani?" sorusunu düşündükçe boğulacak gibi oluyordum. Sonra bu sırada bizim üniversitenin Erasmus ilanını gördüm. fırsat bu fırsat diyip başvurdum, çok uğraştım ama sonunda amaca da ulaştım ve tezimi yazmak için bir yıllığına Erasmus programıyla Almanya'ya gitmeye hak kazandım.
Maymun iştahı gibi geliyor böyle anlatınca tabi. İşe başla, sıkıl okula başla, parasızlıktan dem vur işe dön, yine sıkıl okula dön.. Anlatınca komik gelir belki ama yaşaması çok sıkıntı çünkü hiçbir yerde tutunamıyorum sanki.
Neyse sonra Almanya'ya geldim. Burada hayat çok farklı. Çok daha düzenli, insanlar birbirine saygılı, art niyet yoka yakın (olanlara verdiğim oran da almancı türkler yüzünden), doğası güzel, fiyatlar ucuz, harika yani. Ama maalesef Almanca bilmeyenin iş bulması çok zor. İlk dönem aylaklık ettim. Çok da etmedim gerçi, üniversitenin Birleşmiş Milletler ile alakalı konferanslarına katıldım, sonra beni Amerika grubuna seçtiler, Birleşmiş Milletler'in New York merkezindeki konferansa katılımcı oldum, üstüne bir de 1000 küsür euro para verdiler.
Birleşmiş Milletler genel merkezindeki kapanış konuşmasında (sanırım) eski genel sekreter konuşma yaptı, "Tek bir insan dünyadaki tüm sorunları çözemez ama herkes işin ucundan tutarsa tüm sorunlar çözülür" dedi. Fazla idealizeydi belki ama çok etkilendim, içimde daha önce duymadığım tür bir heyecan duydum, her şeyi bırakıp büyükelçiliğe filan mı kassam dedim ama vatandaşlığım Türk, Türkiye ile ayaktan bağlı bir şey yapmak istemediğime de karar vermişim Almanya'daki yaşantım sırasında, büyükelçi tanıdık torpilim de yok zaten, el mahkum vazgeçtim.
Döndüm Almanya'ya. ilk dönemi Almanya, Fransa, Hollanda, Belçika ve Amerika gezmekle harcamışım, ikinci dönem olmuş tek sayfa yazmamışım, annemler habire "ne oldu senin tez işi?" diye sorup duruyor, başka işim de yok, madem tezimi yazayım dedim. Fakat sıkıcı. Ne yaparsan yap, çok sıkıcı.
Erasmus senem bitiyor, burada parasızlığı bir kenara koyarsak güzel bir hayatım var. Harika bir sevgilim var mesela, Türklerin hiçbirinde görmediğim kadar dürüst, ahlaklı, anlayışlı, içten, sevecen, sahiplenici, hepsinden öte hakkını vere vere "iyi insan" bir adam. 25 yıllık hayatımda hiç sevmediğim/sevilmediğim kadar çok seviyorum/seviliyorum. Para her yerde bulunur da huzur zor diye düşündüm. Bunca şeyi geride bırakıp Türkiye'ye dönmek istemiyorum diye burada ikinci bir mastera başvurup kabul aldım. çalışma iznim çok sınırlı, Almancam yeterli seviyede değil diye burslara başvuramıyorum, 25 yaşına gelmişim euro 3.3 iken emekli maaşıyla geçinen ailemden her ay 600 euro para istiyorum, instagram dönem arkadaşlarımın harika tatilleri, işleri, eşleri ile dolup taşmış, ben de kütüphanede otomattan aldığım kahveyi içip "Bu tez biter mi acaba, ele güne rezil olmasak bari..." diye düşünüyorum.
Falanca tanıdığın kızı avukatlık yapıyormuş, ona fikir sordum, garsonluk bir süre yapılır eyvallah da ben daha profesyonel bir şeyler de yapmak istiyorum dedim, "Türkiye'de aldığın hukuk eğitimi burada işe yaramaz, Türkiye'nin geleceği de belirsiz tabi 2 yıla çıkar mı bilmem, tabi seni de anlıyorum, sen bir yerde rastgele bir işe girip 1 yıl çalışmaya bak o zaman oturum müsaadesi alırsın" diyor dalga geçer gibi. Almanca yoka yakın, iş yok, burs yok, para yok, mesleki vizyon yok, moraller bozuluyor tabi.
Bilmiyorum yani.. Hukuk okuduğum güne lanet olsun. Okuduğun ülke dışında bir ülkede hiçbir işe yaramıyor, diplomamı çöpe atmışım, üstüne benzin döküp yakmışım sanki, hiçbir farkı yok. Hukuktan zevk almıyorum ama hukuk dışında bir şey de bilmiyorum. Başka ne yapabilirim fikrim yok. Hala New York'taki o konuşma aklımda, insanlığa faydalı bir şeyler yapmak fikri beni her şeyden fazla heyecanlandırmıştı o gün. Birleşmiş Milletler de riyakar gerçi. Dünyanın en pahalı şehirlerinde staj öneriyor, stajlarında olağanüstü cv istiyor ve stajyere 5 kuruş para vermeye yanaşmıyor. Sonra "herkes ucundan tutarsa dünya güzelleşir" tatavası.. Ben yine de mutlu olmuştum o gün. Bir şeylerin ucundan ben de tutabilirim galiba demiştim. NGO'lara başvuracağım sanırım. Beleşe staj filan yapmam gerekecek belki bir süre ama belki sonra, en sonunda zevk alabileceğim, sabahları lanet olsun bu hayata demeyeceğim, belki sevine sevine bile gidebileceğim bir işe sahip olabilirim. Çok parada gözüm yok ama birilerine dayanmak zorunda kalmadan yaşayabileyim, yaptığım mesleği sevebileyim istiyorum. O şey hukuk değil, o şey avukatlık değil, ne olduğunu henüz ben de bilmiyorum ve bu beni çok yoruyor ama iyi insan olup üstüne bir de para kazanma fikri o gün beni her şeyden çok cezbetmişti. sanırım bunu yapmam gerek...
Alın bir de size bonusum günün şarkısı;
Moralimi bozuk görünce sevdiceğim önerdi, kendini güçsüz hissettiğinde lean on me dedi, birilerine yaslanmak zorunda kalmamak en ideali tabii ki ama yaslanmak zorunda kalırsanız da yaslanabileceğiniz birilerinin olması gerçekten iyi geliyor.. çüz!
