Etrafınızı sarıp sarmalayan insanların neredeyse bütününün (neredeyse kısmı aralarda istisnalar da olduğuna inandığımdan değil de henüz bütünüyle keşfedemediğim insanlara ithafen) kıyısından köşesinden de olsa sorunlu olmasının en iyi yanı, kendinizi hiç yalnız hissetmemenizdir. En kötü yanı ise elbette ki onlarla mücadele etmek zorunda oluşunuzdur ve belki bu ikinci durum, en iyi yanından duyduğunuz memnuniyeti de büyük oranda absorbe eder ama bu kısımdan bahsetmeyeceğim, zira şuan çabaladığım hissiyat optimistlik. Only if I can.
Neyse ne diyorum, sorunluluk, evet. Sanırım hepimizde biraz var. Benim sorunum tam olarak hangi konuyla ilgili sorunlarım olduğunu tam olarak bilmiyor olmam galiba. Yani problemi biliyor olunca çözmek için gayret gösterilebilir. Fakat mutsuzluğunuzun temel sebebini bilmezseniz, sizi neyin mutlu edeceğini de bilemiyorsunuz. Bir önceki yazıda adını andığım da buydu, beklediğim şey beni mutlu edecek bir şey. Mutlu olduğum pek bir şey kalmadı. Herkesten sıkılıyorum. İnsanların aptallıklarına, kendilerini alemin en akıllısı sandıkları için sizi aptal yerine koyabileceklerini sanabilecek kadar kör olmalarına, samimiyetsizliklerine, egolarına, yalanlarına ve hatta bazen yegâne "varlıklarına" bile tahammül edemiyorum.
İnsanlar konuşurken onları sonuna dek dineyebiliyor musunuz mesela? Ben eskiden yapabiliyordum galiba. Artık pek değil. İlk dakikanın sonlarına doğru gözüm uzayan saçlarına takılıyor, veya daha yeni kestirdiği halde hortlayıvermiş saç uçlarındaki kırıklara. İç sesim konuşmaya başlıyor sonra; "Kilo mu almış? Hep oburdu zaten, başka nasıl olsundu...", "Beriki de spora mı gitmiş? Kaslar göz alıcı.." , "Sigarayı çoğaltmış olsa gerek, bu dişler nasıl bu hale geldi? Misvak bile mi vermediler eline?" , "Gözlük de takmış, entel görünmek istedi herhalde ama kimi kandırıyorsun caniko? Yakışmamış ki bile... O değil de Allahım, yaşlanıyoruz galiba be?" , "Bu bluzu nerde görmüştüm ben? Koton mu Mango mu? Baya da güzelmiş aslında. Aynısını alsam pişti mi oluruz? Neden ilk gördüğümde almadım ki?" , "Beriki leş gibi kokuyor, ağzınla içmeyi bilmiyorsan ne diye içersin ki?" , "Faruk'un sesi bu kadar güzel miydi yahu? Neden evvelce fark edemedim? Yok yok hastalanmış, onun çatalıdır o.." , "Nazan da amma da konuştu, işi gücü yok bu bunun? Ne diyordu en son, biraz dinleyeyim bari..."
Sonra ekliyorum, bu kez dış ses. "Aynen canım aynen bence de çok iyi oldu, ama iş güç Nazancım/Farukcum biliyorsun, koşturmadan vakit mi kalıyor? Tabi tabi yine görüşelim arayı açmayalım. Hı hı tabi canım. Haaaaadihoşçakaaaaaaaaal"
Sonra hızlı adımlarla uzaklaşıyorum. Kaç dakika konuştuk? 3-5-7? Bilmiyorum. Fena sıkılmışım, sanki günlerdir aralıksız konuşuyormuşuz gibi. Niye böyle oldu? Kim çaldı yaşam enerjimizi? Tahammül seviyemizi? Kim kotalarımızın ecdadını sikti de doğrultamıyoruz belimizi? Bilmiyorum. Gerçekten bilmiyorum. Gerçekten.
Şimdi geriye bakıp düşününce aslında en son "hiçbir ortak düşüncemiz yokmuş geleceğimiz hakkında , hiçbir yere varamayız böyle sabaha kadar konuşsak da" güfteli güzide şarkıyı pek münasip bulduğum bir ilişki içindeyken insanlara tahammül edebiliyordum galiba. Nevi şahsına münhasır bu eski sevgili de başlı başına bir tahammül imtihanı olduğundan olsa gerek, diğer imtihan sebebi zatlar gözüme çocuk oyuncağı geliyordu. Artık birlikte Suits bile izleyemiyoruz mesela. Sarhoş olamıyoruz birlikte. Bir kadeh şarap bile içemiyoruz. O içmezdi gerçi ben içerdim, o Macallan diye tuttururdu, ben Le Poule Blanche. Daha alkol seçiminde bile ortak şişede karar kılamadıysak ortak bir düşüncemizin de olamayacağını idrak etmemiz lazımdı da geciktik. Gene de güzeldi. Suits izlemek en çok onunla güzeldi. Şimdi o da yok.
En son O'na tahammül etmiştim. Şimdi et deseler ona bile tahammül edemem. Kendime tahammül bile zorken bazen, insanlara tahammül...
Samimiyetsizliklerin gözünü seveyim. İnsan içine çıkmamı sağlıyor. Samimiyetine yandığımın dünyasında en samimiyetsizimiz en çok kazanıyor. Etrafımıza ördüğümüz camdan duvarlar yüzünden dokunamıyoruz yüzlerimize. Yüzsüzleşmemiz bu yüzden. Yüzyüzeyken konuşalım, problemlerle adamakıllı yüzleşelim isterdim, whatsapp çıktı yiğitlik bozuldu. Mesajlaşmak daha heyecanlıydı oysa, tuşlu telefonlarda hızlı hızlı tuşlara basmaktan çat çat kırılan tırnaklarımızın acısına rağmen, mesajım iletilecek mi ki, kontörüm kalmış mıydı ki, sesli harfleri silerek yer mi kazansaydım ki korkusu daha güzeldi.
Eski kafalıyızdır belki? Bu yüzyıl için fazla sentimental? Growing up with the lies of yours. Swallowing the whole mistakes to be an adult and spread more mistakes onto the new victims.
Neyse melankolinin dibine vurduk gene. 82 hafta gibi geçen bir haftayı da bugün nihayete erdiriyoruz madem, öyleyse şimdi arkamıza yaslanmanın tam sırası. . .